Canlı Yayın Foto Galeri Video Galeri
0
0
0
0
kanal42haber.com > Yazar > Selçuk Öztürk
22 Mayıs 2017 Pazartesi 18:36

Mayıs 2013 ile Başlayan Süreç

Selçuk Öztürk

Aslında Mayıs 2013 Gezi hadiseleriyle başlayan ve son olarak 15 Temmuz darbe girişimi ile devam eden, Türkiye’yi yönetilebilir olmaktan çıkarma süreci sadece ülkemize yönelik bir girişim miydi? Cevabım net olarak HAYIR.

Adına; üst akıl, küresel güçler vs. her ne dersek diyelim nasıl bir dünya istiyorlar? Belki de cevabını bulmamız gereken ilk soru bu. Tek Devlet, Tek Din, Tek Dil, Tek Para Birimi, Tek Hukuk ve Tek Cinsiyet…

İstedikleri bu işte. Daha kolay yönetilebilir, kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir sonuç olarak daha kolay sömürülebilir bir dünya…

***

Bunu gerçekleştirmenin en basit yolu; zayıf devletler, zayıf ülke yöneticileri, zayıf siyasetçiler. İlk zamanlarda küreselleşme gibi afili algı yönetimi ile başlayıp zamanla kendiliğinden teslim olmayan veya olayın farkına varıp itiraz edenlerin zorla düzene uydurulduğu ve uymayanların bir şekilde sistem dışına çıkarıldığı bir düzen…

Tek Para Birimi, Dolar! Evrensel bir para birimi haline geldi.  Avrupa Birliği ülkeleri, birçok egemenlik hakları fedakârlığı ile Euro’ya geçtiler ama dünya üzerinde dolara alternatif oluşturamadılar. Bu arada AB üyeliği süresince, İngiltere ve İsviçre’nin Euro bölgesine dâhil olmadığını da unutmamalıyız.

***

Tek Dil, İngilizce! Bugün hangi ülkeye giderseniz gidin İngilizce biliyorsanız problem yaşamazsınız. Tüm ülkeler kendi dillerinden sonra İngilizce kullanıyor.

Bu iki konudan sonra, diğer başlıklara da değinmek isterim. Tek Devlet konusunu ele alalım.

Büyük, üniter, sözü geçer, siyasi figürleri güçlü olan devletler bu düzenin işine gelmiyor. Çünkü itiraz ediyorlar, çünkü pay istiyorlar, çünkü idealleri oluyor… Ne yazık ki küçük, zayıf, parçalanmış, iç işleri ile meşgul, ekonomik problemleri olan, güçlü yönetici çıkaramayan, defolu siyasetçiler tarafından yönetilen ülkeler isteniyor.

***

Birleşmiş Milletler ilk kurulduğunda 51 üyesi vardı, şimdi 193. Ülke sayısı 1945’li yıllarda 100 – 120 civarında iken günümüzde 190 – 220 arasında. Son 30 yılda kurulan ülke sayısı ortada. Sürekli yeni ülkeler kuruluyor, ülkeler bölünüyor, birlikler dağılıyor.

2009 yılında KISSINGER’in bir konferansını dinlemiştim.2008 Mortgage krizinin şiddetli etkisinin tüm dünyayı sardığı bir dönemdi. Özellikle söylediği şuydu: Ekonomi bir bilim dalıdır. Problemlerin çözüm formülleri bellidir. Önemli olan formülleri uygulayabilecek siyasi irade var mı yok mu? Eğer siyasi irade varsa, formül acı da olsa uygular, halkını ikna eder ve ülkesini krizden çıkarır.

Güçlü ülkeler, halkı tarafından sevilen yine güçlü siyasi figürler tarafından yönetilirse ayakta durabiliyorlar aslında fakat dünya güçlü siyasetçi istemiyor. Çünkü ülkeleri, zayıf karakterlerle yönettirmek daha kolaydır.

***

Şimdi dünyayı bölge bölge ele alalım. Bu yazıyı okuyanlar arasında, Avrupa ülkelerinden sadece beş tanesinin devlet başkanını, başbakanını kaç kişi sayabilir? Bunu birkaç yerde denedim, çok az çıktı. Bana sorarsanız aynı şekilde beşini sayamam. İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, Avusturya… Peki hangisinde güçlü siyasetçi var? Aklınıza Merkel gelecektir. Evet, gerçekten kendi ülkesi adına çok iyi bir yönetici. Bütün dünya ekonomik krizle uğraşırken ülkesini hiç sıkıntıya sokmadan yönetti ama o da zayıfladı ve gidici.

Kuzey Afrika; Libya’da Muammer Kaddafi vardı, gitti. Şimdi ülke ikiye bölünmek üzere. Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Muhammed Mursi gitti, Sisi geldi. Diğer Kuzey Afrika ülkeleri sessiz sedasız teslim oldu.

Ortadoğu; Saddam Hüseyin vardı zalimdi ama güçlüydü, gitti. Ülkesi üçe bölünmek üzere. Katar, başını kaldırır gibi oluyor ama gücü, nüfusu yok. Suudi Arabistan’da Selman geldi. Başını biraz kaldırmayı düşündü fakat Amerika Birleşik Devletleri yerel mahkemesi 11 Eylül kararını aldı. Çünkü Tek Hukuk gereğini yapıyor. Amerika yerel mahkemeleri artık ceza yazıyor. BNP Paribas, Deutsche Bank, Volkswagen, Rıza Zerrab niye Amerika’ya teslim oldu ve neden yerel mahkemede yargılanıyor?

***

Uzakdoğu ve Türk Cumhuriyetleri’nde siyasi figür yok. Putin Rusya’da ülkesini toplamaya çalışıyor ama ceza üstüne ceza kesiyorlar ve bunun yanı sıra Suriye’yi kaptırmamak için hamle yapmaya çalışıyor. Nereye kadar dayanır belli değil…

Gelelim güzel ülkemize… Son on yılda sözü geçen aktörler tek tek gitti. Muhsin Yazıcıoğlu şehit edildi. Deniz Baykal kaset komplosuyla gitti. Devlet Bahçeli’nin partisine korkunç bir komplo yapıldı dolayısıyla sürekli parti içi sorunlarla uğraşmak zorunda kaldı. Geriye Ak Parti ve Ak Parti’nin güçlü siyasileri kaldı. Fakat burada da farklı bir metot izleniyor. Uluslararası güçler bir yandan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı sistem dışına itmek için her yolu denerken diğer yandan da Recep Tayyip Erdoğan’dan sonraki dönem için partinin başına geçen ve geçebilecek herkesi parti içi tartışmalarla yoruyor, lekeliyor veya itibarsızlaştırıyor.

***

Evet, uluslararası camia Tayyip Erdoğan’ı zayıflatmak, devirmek ve hatta öldürmek için çabaladı, çabalıyor ve devam da edecekler. Gezi hadiseleri, 17 – 25 Aralık, Mit tırları, Kobani Olayları, 15 Temmuz… Hep aynı olaylar zinciri. Deviremedikleri liderlerin ülkelerini ise ekonomik olarak diz çöktürmeye çalışıyorlar. Venezüella, Rusya ve Türkiye gibi. S & P ve Moody’s ne yapmaya çalışıyor? Sorunun cevabı bu aslında.

 

Peki ülkemizde, Recep Tayyip Erdoğan’dan sonrası neden bu kadar önemli? Anladığım kadarıyla, Tayyip Bey’i sistem dışına çıkarıp kaos yaratılmaya çalışılıyor. Ak Parti kendi yetiştirdiği tüm değerleri yıpratıyor, zayıflatıyor, itibarsızlaştırıyor, lekeliyor ve bunu kurulduğu günden sonra ilk defa kendi elleriyle yapıyor. Ak Parti’ye bir virüs girdi: “ İtibar Suikastı virüsü ”.

Aslında yerel bazda küçük küçük bu tür suikastlara şahit olmuştuk. Ama artık bu virüs en tepelere sıçradı. Mücadele, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Binali Yıldırım ve Berat Albayrak mücadelesi gibi gösterilmeye çalışılsa da bence yapılmak istenen, Tayyip Bey’den sonraki Türkiye’nin zayıf karakterler tarafından yönetilme mücadelesidir. Pelikan Dosyası adında bir olaya şahit olduk. İğrenç bir itibar suikastı. Bu dosyayı yazanlar belli fonlayanlar belli. Ak Parti Mahallesi… Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nun direk şahsiyetlerini ve saygınlıklarını hedef alan bir cinayet… Bu süreç Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlıktan ayrılmasına kadar gitti fakat şahsına yapılmak istenenler bitmedi. O günlerde Ahmet Bey’in gidip Binali Bey’in geleceği kesinleşmiş gibi olmasına rağmen cellatlar, Binali Bey’e yüklendiler. Önce oğlunun görüntüleri yayınlandı. Halbuki cari hukukta da İslam ahlakında da herkes bilir ki, babalar oğullarından, oğullar babalarından dolayı hukuken de vicdanen de yargılanamaz. Ve Ak Parti içinden düşük profil söylemlerine şahit olduk, kendi genel başkanı ve ülkesinin Başbakanı için daha gelmeden itibar suikastı başlatıldı bile.

***

15 Temmuz’da ülke direkten döndü ama birileri için ne gam… Onlar Recep Tayyip Erdoğan’dan sonrası için planlamalara ve suikast girişimlerine devam ediyorlar. Sanal medyada veya mahalle medyasında “Biz Recep Tayyip Erdoğan’dan başkasına güvenmiyoruz.” diyen birileri çıktı. Ardından Abdullah Gül darbenin cumhurbaşkanı, Ahmet Davutoğlu ise darbenin başbakanı…

Sürekli aynı konu. Ve bunu yazanlar, yazdıranlar, fonlayanlar aynı mahalleden… Engel olma gücü olanlar ise bu duruma seyirci. Hesap aynı, Recep Tayyip Erdoğan’dan sonrası için plan yapan ve bunun için tetikçiler vasıtasıyla muhtemel rakiplerinin itibarlarına suikastta bulunduran herkes şunu iyi bilmeli ki, bu yaptıkları ve yaptırdıkları tam da üst aklın Türkiye için istediğidir. Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Binali Yıldırım vs. fark etmez kim olursa olsun yapılan her itibarsızlaştırma operasyonu aslında bu ülkenin geleceğine yöneliktir.

Aslında Amerika Birleşik Devletleri seçimlerinde yaşananlara bir baksalar ne demek istediğim gayet net anlaşılacaktır. En güncel örnek Trump – Hillary çekişmesi… Ayyuka  çıkan tüm rezaletlerden sonra bu yarışta seviye nerede? Her kim seçilirse seçilsin onlara kim güvenebilir ki?

***

Biraz da Tek Din konusunu yazmak istiyorum. Üst akıl Ateizmi yıllardır zorluyor fakat olmuyor. Genç yaşlarda insanlar buna inansalar da ilerleyen yaşlarda insan fıtratı bunu kaldırmıyor. Ayrıca İslam toplumlarında Ateizm tutunamadı, şimdi yeni akım Deizm. Allah var ama o kadar. Kutsal kitaplar, peygamberler önemli değil. Çünkü gerçekte, hakiki bir Müslüman bu sistemin işine gelmediği gibi hakiki bir Hristiyan ve Musevi de bu sistemin işine gelmez. Çünkü güdülemezler, çünkü inançları var, çünkü itiraz ederler. Türkiye’de de, Fetö ve mezhepsizleşme, tarikatlardan uzaklaştırma marifetiyle yapılmak istenen budur.

Adına önce ılımlı İslam, ılımlı Müslüman, dinler arası diyalog vs. diye başladılar. Sonra cevabı netleşen eski bir soruya cevap buldular. Allah’a inanan Peygamberimize inanmayan insanlar cennete girebilecek mi? Feto bunu evet diye cevapladı. Farklı şekillerde, ihtiyaç halinde, Kur’an-ı Kerim’de sabit olan hükümleri ortadan kaldırdı. Peygamberimizi hafife bile almaya başladı. Aslında gidilecek yol netti: Allah’a inanın yeter. Gerisi önemli değil. Ancak 15 Temmuz’dan sonra başlatılan anti-mezhep, anti-tarikat söylemlerinin de veya Kur’an bize yeter söylemlerinin de evrileceği çizgi Deizm çizgisidir.

***

İşte, kanaatimce 13 Mayıs 2013 ile başlamış gibi görünen fakat çok daha önce başlatılan yenidünya düzeninde, ülkemize yapılmak istenenler…

 

 

Okunma Sayısı : 263

Yazarın Diğer Yazıları

Adınız Soyadınız :
Mesajınız :
Bu makaleye yorum eklenmemiştir.